Dünya Sistemleri Analizine Giriş – Merkez ve Çevre

0
770
merkez çevre periferi
merkez çevre periferi

Sosyal bilimlerin metodolojik ilerlemesi son üç yüzyıldır pozitif bilimlerde bilginin birleşik bir alan olmaktan uzaklaşmasının kötü bir taklididir. İktisattaki mekanistik yaklaşım, sosyolojideki altyapı-üst yapı tartışması ya da kültürün izole biricikliği insan doğasının eylemlerinin ve onun kurduğu kompleks sistemlerin açıklanmasına olanak vermedi. Sosyal bilimler özü itibariyle bütünleşik bir alandı ve parametreler birbirinden ayrıştırılarak analiz edilemiyordu. Bu sorun genel olarak kabul edilse de ekollerin refleksi analizi iyileştirmeyi değil kendilerini savunma eğiliminde oldu. Ölçüm ve aksiyom konusunda ısrarcı olan sosyal bilimler ekolleri isabetsiz öngörümlemeleri için yöntemi değil, bilimin öznesi olan insan doğasının kompleksliğini bahane ettiler. Onlara göre “bilimsel yönteme” bağlı kalınarak insan doğası ve onun sistemleri en çok bu ölçü de açıklanabilirdi. Aksiyomlar, yalıtılmış teorik dünya da doğruydu ama aksiyomu karşılayacak somut insan eşiti gerçek dünyada diğer değişkenlerden izole edilmiş bir biçimde bulunamazdı.

Matematik kuralları çerçevesinde matematik eşitlik her zaman doğrudur ama bunun insan doğasıyla ne ölçüde alakalı olduğu bambaşka bir tartışma konusudur. Netice itibariyle bu “nesnelci, ölçüm saplantılı” metotlar özellikle iktisatta newtoncu zaman üzerine bina edilebiliyordu ve kendi kurdukları oyunda haklıydılar ama oyunun temel parametreleri yanlıştı. Bu yanlışların çoğunun felsefi mantık hataları olması ise sosyal bilimlerin birleşik bir analize ihtiyacı olduğunu bir kez daha kanıtlar nitelikteydi. Örneğin arz ve talep sosyal bir realiteydi ama “t” doğrusal bir zamanda açıklanacak kadar yüzeysel değildi. Hatta zamanın kendisi, evren, doğrusal ve statik bir unsur değildi ama aksiyom bunun üzerine bina edilmişti. Zamanın “bilimsel” kısmına ise en büyük darbe şüphesiz kuantum metotlardan geldi. O zamanın ne olduğunu açıklayamıyordu ama ne olmadığı hakkında önemli ipuçları veriyordu.

Teoriler sonsuz, zamandan, kişilerden ve mekandan bağımsız, değerlerden yoksun ve çarpıcı bir şekilde yalanlardan arınmış olamaz ve teoriler üzerine yansıyan bu değerler, çıkarların doğrudan ifadesidir.”

Sadece aksiyomların birimleri değil, aynı zamanda birbiriyle çelişik felsefi iddialarda fizik-sosyal bilimlerin tipik zayıflıklarındandır. Mesela herhangi bir anda arz ve talebin dengede olduğu iddiası “bırakınız yapsınlar” tüm iddiaların kendi ayağına ateş etmesidir. Ölçümlenebilir iktisat bir iyi yoksa nasıl olmakta olan şey piyasa için en iyisidir. Bu ikisi bir arada olamazdı ama klasik liberalizm piyasa için doğru bir hal, durum olduğunu kabul ederse müdahalecilere cevap veremeyecekti ve bütün teorinin bina edildiği ilk iddiasını yemek zorunda kalacaktı.

Örnekler çoğaltılabilir ancak sosyal bilimlerde pozitivist metotların eleştirilere verdiği cevaplar maalesef kendi fanusu içindedir. Aksiyomu tartışmak istediğinize, ekseri aksiyom üzerine bina edilmiş sonuçlarla eleştirilere cevap verir. Matematik falan işi ölçmek için uygun mudur? Diye sorduğunuzda 2+2=4 demek ki uygundur demek gibi tuhaf bir cevap alırsınız. Bu kör inadın özellikle son 30 senede ana akım okulların terkini hızlandırması sürpriz olmasa gerek.

Merkez-çevre okumasına ilişkin çarpıcı ama güdük en önemli metot şüphesiz neo-marksist okumadır. Bir düşünce okulunu filancılar diye tanımlamak biraz siyasi kabalık olsa da Marksistlerin genel eğilimi düşünüldüğünde onlar sosyal bilimciden ziyade fanatik parti üyeleridir. Neo-marksizmin dünya-sistemleri analizine ilişkin yaklaşımı bir sosyal hikaye anlatısıdır ki bu cümleyi olumlu manada kullandığımızı belirtmemiz icap eder. Sosyal bilimlere bileşik bir alan gibi yaklaşır. Analizlerini sosyal matrisin kompleks ve çok katmanlı doğasına uygun bir şekilde temellendirir. Yine de bu cazip temel bir takım propaganda saplantıları yüzünden çok çirkin bir binaya dönüşür. Burada Robert Cox’u iyi ve kötü anarak şöyle diyelim;

Teoriler sonsuz, zamandan, kişilerden ve mekandan bağımsız, değerlerden yoksun ve çarpıcı bir şekilde yalanlardan arınmış olamaz ve teoriler üzerine yansıyan bu değerler, çıkarların doğrudan ifadesidir[1]

Evet, ama bunun kabul edilebilir ölçüleri sosyal bilimciler arasındaki diyaloğu mümkün kılar. Marksizm şüphesiz işçi sınıfının ve merkezden dışlanmış, bu sınıfı sürükleyebilecek olan unsurların çıkar ifadesidir. Ama onun tabaka analizinde sınıfına olan fanatik tutkunluğu analizleri bozar. Bu yüzden Neo-marksizm iktisat yenilgiyi kabul etmeyen mızmız eleştirel bir eğilim olmanın ötesine gidemez. Onun merkez-çevre ilişkisiyle alakalı parametreleri iş bölümü saplantısında kaybolmuştur. Bu yüzden analizler güdük ve kırılgandır. O ancak izole akademik bir serada yaşamını sürdürebilir. Yapay bir ısıtma, yapay gübreleme ve haddinden fazla ilgiyle.

Hazır lince başlamışken son iki çarpıcı ekole de değinmek icap eder. Alt yapı – üst yapıyı belirler söylemine tekme tokat girişen kültürün biricikliği. Ya da daha doğru bir ifade ile kültürün izolatörleri. Bunlar toplumsal mekanik ilişkilerin varlığında ısrar edenlere haklı ve anormal akademik tepkiler vermiştir. Size sesini yükselten bir adamın ayaklarına bir anda ateş etmek gibi bu kez kültürü alt-yapıdan kopararak izole ederek ve etkisini aşırılaştırarak çözüm aradılar. Aşırı şeyleri söylemenin pazarlama cazibesi son elli yılda bu yaklaşımların tümünü esir aldı.

Frankfurt okulunu sona bırakmamızın nedeni onun eleştirel kalmakla haddini bilmesidir. Diğer taraftan o da muhalif konforu tercih etmiştir ve bu eğilim okulun sosyal bilimler yaklaşımlarını asla ana-akım ya da merkezde uygulanabilir yapmayacaktır.

Bu noktada dünya sistemleri analizi imdadımıza yetişiyor. Merkez ve çevre sosyal bilimler açısından mutlak olmaya çok yakın bir mücadele prensibidir. Aslında dünya sistemleri analizinin temellerini ne Wallerstein ne de Zeitgeistçi ideolojik uydular attı. Burada gururla ifade etmek gerekir ki onun patenti İbn-Haldun hazretlerindedir.(ona sosyolog demek ne büyük edepsizlik olurdu) Bedevi-medeni savı bir merkez-çevre analizidir. Analizinin sonuçları yani bedevinin çevre koşullarıyla keskinleşmesi ve merkezi er ya da geç ele geçireceği tartışılabilir ama aktörler yerli yerindedir.

Peki nasıl analiz edilmeli? Sosyal parametrelerde birtakım aksiyomlar iddia edilebilir ve birtakım meselelerin ölçümlenebileceği, aralarında mekanik ilişkiler olduğu söylenebilir ama bu mekanik ilişki ne mutlaktır ne de tümevarıma yardım eder. İşçi sınıfı bir çevredir ama binlerce aktörden özel olmayan, yalnız birisidir ve homojen olmaktan uzaktır, (homojen aktörlerde vardır) tabaka mücadelesinde ise kendi sınıfıyla iş birliği yapacağı hayli şüphelidir. Kültür ilişkisi ne altyapı-üst yapı mekaniği gibi belirlenir ne de biriciktir. Bu devasa sosyal bilimler matrisinde belki de bütün parametrelerle en fazla bağlı olan odur.

Peki nedir? Wallerstein’dan devam etmeli;

Biz içinde yaşadığımız ve seçeneklerimizin neler olduğunu belirleyen toplumsal gerçekliğin, yurttaşları olduğumuz çeşitli ulus-devletler olmadığını, bir dünya sistemi olarak adlandırdığımız daha geniş bir şey olduğunu söylüyorduk. Biz bu dünya-sisteminin, devletler ve devletlerarası sistem, üretici firmalar, hane halkları, sınıflar, her türden kimlik grupları gibi pek çok kuruma sahip olduğunu söylüyorduk. Ve bu sistemin işlemesine imkan tanıyan, fakat aynı zamanda sisteme nüfuz eden çatışmaları ve çelişkileri de harekete geçiren bir matriks olduğunu söylüyorduk. Biz bu sistemin bir tarihi olan toplumsal bir yaratım olduğunu ; bu toplumsal yaratımın kökenlerinin açıklanması , süregiden mekanizmalarının ayrıntılarıyla tasvir edilmesi ve kaçınılmaz nihai krizinin farkına varılması gerektiğini iddia ediyorduk.[2]

Bu makul yaklaşımın diğer sosyal bilimler ekolleri tarafından saldırıya uğraması iki sebeple kaçınılmazdır. Birincisi bu bütünleşik yaklaşım neredeyse bütün ekollerin merkezine oturur ve onları dünya sistemleri analizinin teknikerine çevirir. Ölçümlemeci sosyal bilimciler onun data işçisi olur, Marksistlerin elinden “hikaye anlatısı” ve tabaka analizi şekerini alır ve onu daha kompleks gerçekçi bir zeminde okur. Kültüre yoğunlaşmış ve onu altyapıdan izole etmeye çalışanlarda onun kültürel-antropoloji kütüphanecisi haline gelir. Bu kadar büyük bir akademik emekten böylesine radikal bir biçimde rol çalmak, rolü kaybeden için hayli rahatsız edicidir.

İkinci sebep ise onun metodolojisi akademik tekeli bozar. Sosyal eğilimler akademi dışındakiler tarafından ve onun bürokratik, zorlayıcı ilişkilerine tabi olmayan, daha serbest araştırmacılar tarafından kompleks ve isabetli bir biçimde tahlil edilebilir. Bu sadece akademik elit için değil aynı zamanda akademi üzerindeki ideolojik hakimiyeti muhafaza etmeye çalışan çıkar odağı için de rahatsız edicidir.

Peki biz bunun neresindeyiz? Elbette çevre de. Bütün bu metodolojik laf kalabalığı için de ehli-sünnet akaidine uygun sosyal bir metot konuşmuyor olmamızın nedeni akademik linçten çekinmek ya da merkezci-bilimsel eğilimlerin kabulü değildir. “onların gözünde” ne kınanmaktan çekiniriz ne de iddiamıza iyi bir pozisyon aldırmak gibi bir derdimiz vardır. Ancak Müslümanlar bulunduğumuz dünyanın “çevresidir” ve son üç yüzyıldır siyasi özne değildirler. Bu yüzden dünya sistemlerini onlar bina etmemiştir ona maruz kalmışlardır. Geminin yönünü ne tarafa çevireceğimizi anlamak için önce denizi tanımak icap eder. İlk kitabın konusu da budur.

[1]  Gabriel A. Almond, G. Bingham Powell,Jr, Kaare Strom, Russel J. Dalton, COMPARATIVE POLITICS TODAY, A WORLD VIEV, Eight Edition, S:39

[2] Immanuel Wallerstein dünya sistemleri analizi sf:11 bgst yayınları 3.basım

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi bu alana girin