Avrasya’nın üç Güvenlik noktası, Avrupa – 1

0
456
sovyetler döneminde avrupa

Daha önceki yazıda değindiğimiz gibi. Eğer Birleşik Devletler küresel gücünü korumak istiyorsa Avrasya’nın olası bir birleşme denemesini var gücüyle engellemek zorundadır. Avrupa’ya uzak ve lojistik olarak dezavantajlı bir güç olarak Abd’nin, Sovyetler gibi yayılması oldukça zordur. Ancak onun en önemli avantajı Sovyetler’in büyüme alanındaki devletlerin diplomatik tercihlerinde baş aktör olmaktır. Abd, Sovyetler’e tampon olacak Birleşik bir Avrupa ister [1]. Bu Avrupa, Sovyetler’den ideolojik olarak izole ve deniz ticaretinde Abd’nin periferisi olmalıdır. Yani müreffeh ve gelişmiş bir Avrupa gereklidir ancak pivot aktör olmak konusunda Abd ile rekabet etmemelidir. Hali hazırda Avrupa’nın zayıf pozisyonu buna yakındır. Batı Avrupa güvenliği, Sovyet tehdidine karşı Abd’ye muhtaçtır. Diğer taraftan savaşın yıkımına rağmen Atlantik çevresi ülkeleri, çağın hakim ticaret yolunun üzerinde oturmaktadır ve (Sovyet hegemonyasında veya değil) ekonomik olarak toparlanmaları an meselesidir.

 

Atlantik okyanusu ticaret yolları
1945 sonrası küresel ticaretin %33’ünü elinde bulunduran Abd için haddini bilen bir batı Avrupa en iyi ticari partnerdir. Bunun sürmesi için Batı Avrupa limanlarının Abd güvenliği altında istikrarlı olması gerekir.

“Avrupa’lı aktörlerin jeostratejik öncelikleri ve eğilimleri olsa da İkinci dünya savaşı sonrası konjonktür de bu pek önemli değildir. Çünkü yıkım, bu öncelikleri uygulayacak gücü ortadan kaldırmıştır. Avrupa iki süper gücün arasında pozisyonunu iyileştirmek için zorlayıcı seçimler yapmak zorundadır ve artık kürenin merkezi değildir.”

Barış ve güvenliğin sağlandığı bir durumda Avrupa’nın içindeki aktörlerin öncelikleri şiddetli bir biçimde ayrışır. Birleşik ve müreffeh bir Almanya, Avrupa’nın nüfuz alanının genişlemesini ister. böylece bütün Doğu Avrupa’da yayıldığı bölgenin merkezi konumuna gelir. Bu korunabilirse Fransa’nın, Avrupa’da ki merkez çıkar alanında etkisi hayli zayıflar. İngiltere ise devasa bir limandan ibaret periferi haline gelir. Bu tip bir gelişme Fransa’nın ya da İngiltere’nin pek göz yumacağı cinsten değildir. Ancak Avrupa’lı aktörler açısından, Almanya’ya karşı dengeli bir tahribat lazımdır. Çok zayıf bir Almanya Sovyetler’in hakimiyetine giren daha tehlikeli Birleşik bir Avrasya problemine dönüşür ve Abd-Sovyet mücadelesini Batı Avrupa’ya taşır.

Avrupa’lı aktörlerin jeostratejik öncelikleri ve eğilimleri olsa da İkinci dünya savaşı sonrası konjonktür de bu pek önemli değildir. Çünkü yıkım, bu öncelikleri uygulayacak gücü ortadan kaldırmıştır. Avrupa iki süper gücün arasında pozisyonunu iyileştirmek için zorlayıcı seçimler yapmak zorundadır ve artık kürenin merkezi değildir. Birleşik Devletler, Atlantik ticaretini tümüyle domine etmiştir ve Bretton Woods gibi akıl almaz bir kotasyon sistemini Avrupa’ya dikte etmeyi başarabilmiştir. Avrupa’da ki altın rezervlerinin büyük çoğunluğu bu yeni kotasyon sistemi çerçevesinde Abd’ye gönderildi ve bilindiği gibi karşılığında 1ons=35$ olacak bir sabitle Dolar bütün Batı Avrupa’ya enjekte edildi.

Bretton Woods konferansı
Bretton Woods belki de gelmiş geçmiş en büyük finansal dominasyondur. Abd Merkez Bankası katılımcıları, bu antlaşmayla “Dolar” prangasını onların deyimiyle bütün “özgür dünyanın” boynuna geçirmeyi başardı.

Bu mesele üç sebepten çok mühimdir. Birincisi Batı Avrupa gönüllü?! olarak bir rezerv para iddiasından vazgeçmiştir. Batı Avrupa’da genişleyen Dolar emisyonu ve bunun kotasyon sisteminde dikte edilmesi, yani Amerika dışındaki devletlerin para birimlerinin değerinin Amerikan Dolar’ı üzerinden hesaplanması küresel ticarette ciddi bir dolarizasyon sürecini başlatacaktır. Avrupa’nın endüstriyel iddiası soğuk savaşın ardından makul bir seviyeye oturana kadar tek rezerv para Amerikan Dolar’ıdır(ve kısmen off-shore kara para için İsviçre Frank’ı).

İlkiyle bağlı ikinci önemli mesele ise şudur: Dolar’ı bütün dünya kullanır ama emisyonu Birleşik Devletler kontrolündedir. Likidite tabanını genişletip, daraltırken elde edeceği senyoraj hakları uluslararası antlaşmalarla kısıtlanmıştır ama rezerv paranın “bilgisi” Abd tekelindedir. Yani emisyonu arttırılacak mı? Düşürülecek mi? Dolar’a direkt etkileri gerçekleştirecek olan Amerikan Merkez Bankası politikası ne olacak? Bunların bilgisi Abd’nin kontrolündedir ve Batı Avrupa’nın buna pozisyonu hayli edilgendir. Rezerv sistemine ilişkin bu bilgi asimetrisi, Birleşik Devletler’e bildiğimiz klasik-ana akım senyoraj karlarının ötesinde avantajlar verir. Yani para basınca dolaşımdaki paraların değerini kemirerek elde edilen karların ötesinde, paranın değerinin ne olacağını ve istese de istemese de Amerikan Dolar’ı kullanan her bireyin tabi olduğu spekülasyonun bir sonraki adımını bilmeyi sağlar. Bu birine alışveriş yapması için zorla kendi hisse senetlerini verip ondan sonra hisse senedini doğru alıp-satmasını beklemeye benzer. Hissenin fiyatını etkileyecek olan kalitatif tüm parametreler hisse sahibinin tasarrufundadır. Hatta bu parametreleri istediği gibi üretecek gücü de vardır.

Nixon şokuna kadar Birleşik Devletler bu avantajı “kabul edilebilir” bir şekilde manipüle etti. Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ciddi biçimde etkileyecek bir kazık gelmedi ama bu kazığı atma hakkını hep saklı tuttu.

 

Birleşik Devletler’e hükmeden bu yeni aktörün önceliği finansal kontroldür. Onun hayatta kalması ve Birleşik Devletler üzerinde nüfuzunun sürebilmesi de finansal önceliklere bağlıdır. Bu yüzden 45’ sonrası Atlantik’in iç çekişmesinde finansal parametrelerde saldırgan ve iktidarı paylaşmak istemeyen ancak askeri ve diplomatik diğer alanlarda Avrupa’yı domine etmeye daha az motive bir Birleşik Devletler görürüz.

Üçüncü ve en önemli mesele aktörlerin dönüşümü ile alakalıdır. Bretton Woods 17yy.’dan beri küresel ticaretle yükselen bir aktörün ilk kez ve eşsiz bir biçimde küresel hegemonya bayrağını çekmesi anlamına gelir. Yani sermayenin. monarşinin merkez bürokrasisinin yeterince nüfuz edemediği kolonilerle adım adım büyüyen bu sınıf, monarşinin ayak işlerini yapan bir pozisyondan önce bir iktidar sınıfına dönüşür, Doğu Hindistan şirketi ile dişlerini gösterir ve Fransız ihtilali ile rüştünü ispat eder. Ancak tarihin hiçbir döneminde “tüccar” küresel bir hegemon(ya da Osmanlı,Roma gibi eski dünyanın kısmi küresel güçlerinde) ana aktör değildir, olmamıştır. Bretton Woods’la birlikte Abd Merkez Bankası’nın kontrolüne geçen küresel rezerv sistemi aslında özel Bankaların kontrolündedir. Abd Merkez Bankası bilindiği gibi bir kamu kurumu değildir ve özel bankaların katılımıyla oluşmaktadır. Dolar emisyonu, yani bütün küresel rezerv sistemi bu bankaların kontrolündedir. Bu yetkiyi kamuya devretmek isteyen üç Birleşik Devletler başkanı ise suikastle öldürülmüştür.

Bu yüzden Abd’nin Batı Avrupa üzerindeki hegemonyasında ana unsurlar ekonomiktir ve kur sistemine ilişkindir. Çünkü Birleşik Devletler’e hükmeden bu yeni aktörün önceliği budur. Onun hayatta kalması ve Birleşik Devletler üzerinde nüfuzunun sürebilmesi de finansal önceliklere bağlıdır. Bu yüzden 45’ sonrası Atlantik’in iç çekişmesinde finansal parametrelerde saldırgan ve iktidarı paylaşmak istemeyen ancak askeri ve diplomatik diğer alanlarda Avrupa’yı domine etmeye daha az motive bir Birleşik Devletler görürüz.

Bu formülde ve “sermaye” ana aktör olacak şekilde yeniden dizayn edilen batı Avrupa, diplomatik direnişle, diğer alanlarda bu yeni yükselen Atlantik ittifakından birtakım kazanımlar elde etmeye çalıştı ve bazı alanlarda başaralı oldu. De gaulle’in kur sistemine çaresiz direnişi başarısız olsa da Fransa ve İngiltere kendi nükleer programını geliştirmeyi başardı. Bu kısıtlı nükleer güç,  (özellikle ulaştırma kapasitesi dikkate alındığında) bölgesel bir tehdit olmaktan öteye gidemez. Ancak bu iki nükleer güç, tam da Birleşik Devletler’in Avrasya’da en fazla ihtiyacı olan ve kültürel olarak en rahat nüfuz edebileceği bölgededir.

Birleşmiş Milletler’de bugün en önemli yetki olan veto yetkisi beş ülkenin elindedir ve bunların tümünün nükleer silahı vardır. Fransa ve İngiltere’nin bu diplomatik kazanımı önemlidir. Bu devletler aynı zamanda uzun vade de Abd’nin, birleşik Avrupa hedefinde merkez olarak seçeceği Almanya’yı dengelemeye de yarayacaktır.

Uluslararası (uluslarüstü?) yeni Atlantik organizasyonlarında pozisyon iyileştirmeye çalışan Batı Avrupa ile iş birliği, soğuk savaşın sonuna kadar formüle ettiğimiz şekilde devam eder. Sovyetler’in çöküşü ise Atlantik içindeki rekabeti kızıştıracaktır. Birleşik Devletler’in doğrudan Avrupa Merkezi olarak tercih ettiği Almanya, kur sisteminde atılan büyük Nixon kazığı ve petro-dolar sisteminden Euro’nun izolasyonu rekabeti özellikle finansal kontrol ve bankacılık alanlarında yoğunlaştırır.

Soğuk Savaş sonrası Avrupa’lı aktörlerle Birleşik Devletler’in ittifakı tamamen bozmadan çekiştiğini bir konjonktür ortaya çıkar. Peki bu yeni tip düşük yoğunluklu Atlantik bölünmesinden kim karlı çıkacaktır?

Devam edecek…

 

 

[1] Açıktır ancak şüphesi olanlar için; Brzezinski büyük satranç tahtası bölüm-3 Demokratik Direnek noktası sf:87 ve devamı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi bu alana girin