Atlantik sisteminin doğuşu – 3 Soğuk Savaşın ideolojik cephesi

0
545

İkinci dünya savaşının, savaşmadan galibi Birleşik Devletler ve üretim araçları en az yıkıma uğrayan Sovyetler Birliği, 1945 sonrası konjonktüre avantajlı girecektir. Birleşik Devletler’in nükleer programı Manhattan Projesi bütün askeri doktrinleri temelden sarsar.  Sovyetler’in buna cevabı 4 yıl sonra “ilk yıldırım” testiyle gelir. Sovyetler bu testte 20 Kilotonluk bir patlama gücünü yakalar. Bu aşağı yukarı Birleşik devletlerin erken dönem Nükleer silahı olan Trinity’e eşit güçtedir.

Joe-1 adı verilen bu atom bombası, testin ardından aslında Sovyetler’de hayal kırıklığı yaratmıştı. Birleşik Devletlerden üç yıl daha geç geliştirilen Nükleer program Abd’nin silahı Trinity’i aşmayı hedefliyordu ancak 20 Kilotonluk patlamayla onun gücünü ancak yakaladı.

Birbirine denk nükleer güçler her iki taraf için tehdit olsa da bu karşılıklı yok edebilme kapasitesi tuhaf bir biçimde ikinci dünya savaşı benzeri topyekun bir konvansiyonel savaşı engeller. Barış belki de insanlık tarihinde ilk kez silahların yıkıcılığı ile sağlanmıştır.

Abd ve Sovyetler coğrafyalarının gerektirdiği iki farklı biçimde yayılmaya başlar. Sovyetler, Avrasyalı bir kara gücü olarak bu yayılmada büyük askeri avantaja sahiptir. İkinci dünya savaşının enkaza çevirdiği coğrafyalara 100-500 km’lik bir alanda dünyanın en büyük kara gücüyle komşudur ve elbette bu avantajı derhal değerlendirecektir.

Sovyetlerin aksine Birleşik Devletler’in Avrasya’ya askeri olarak yayılması zordur. Washington’dan Avrupa’nın en yakın kıyısı 6000 km’nin üstünde bir uzaklıktadır ve Sovyetler ile yoğun mücadele alanları askeri olarak belki de en zor operasyon olan amfibi çıkarmayı gerektirecektir.

45’yılından sonra başta Doğu Avrupa olmak üzere Sovyetler Birliği harekete geçer. Sadece askeri olarak değil, ideolojik olarak da Avrupa’nın içlerine kadar nüfuzu olduğu söylenebilir. Diğer taraftan Sovyetler’in yayılmasında Abd’nin aksine ideoloji ana unsur değildir. Askeri hakimiyetin kurulduğu alanlarda kendi bürokrasisini oturtabilmek ve siyasi bütünlüğü sağlayabilmek için yoğun bir ideolojik baskı vardır. Sovyetlerin ideolojisindeki, Abd’nin aksine esneklikten yoksunluk kalıcı toplumsal bir dönüşümü değil, hızlı işgaller sonrası ele geçirilen bölgelerin bürokratik olarak merkeze entegrasyonunu hedefler. Bu yayılmacı kara güçlerinde tipik bir eğilimdir. Hali hazırda var olan askeri üstünlük toplumun tabanıyla işbirliğini gereksiz kılar. Bunun yerine kilit pozisyonları ve bu pozisyonlardaki temsilcileri dönüştürerek, elde tutarak, entegrasyon sağlanır. Toplumsal tepkileri bertaraf edecek askeri güç ihtiyaç olduğunda zaten hazırdır.

Bu durumun aksine Birleşik Devletler’in Avrasya’ya askeri olarak yayılması zordur. Washington’dan Avrupa’nın en yakın kıyısı 6000 km. nin üstünde bir uzaklıktadır ve Sovyetler ile yoğun mücadele alanları askeri olarak belki de en zor operasyon olan amfibi çıkarmayı gerektirecektir. Birleşik Devletler’in taarruz alanlarında Sovyetler her zaman hazır, karadan konuşlanmış ve avantajlı bir stratejik pozisyonda olabilir. Bu Birleşik Devletler açısından sürdürülebilir ya da olumlu sonuç alınabilir bir askeri çekişme değildir. Diğer taraftan Sovyetler ağır ve merkezi askeri organizasyonuna rağmen Birleşik Devletler’in bulunduğu kıtaya yaklaşamaz. Birleşik Devletler Sovyetlerin aksine 20yy.’ın başından itibaren askeri-endüstriyel altyapısını kendi kıtasını okyanustan korumak üzerine programlamıştır. Birleşik Devletler gibi kıtasal bir adayı korumanın tek yolu da denizde rakipsiz olmaktır.

Birleşik Devletler de ya da ideolojik olarak onun hakimiyet alanındaki toplumlar, yoğun ucuz, mide bulandırıcı ve profan  bir propagandaya sürekli maruzdur. Yalnız onun uygulanma biçimi bir seçim illüzyonunu içerir ve bu detay çok ama çok önemlidir.

Birleşik Devletler soğuk savaşa bu askeri dezavantajla başlar ama bizzat bu dezavantaj tuhaf bir biçimde diplomatik avantaja dönüşür. Sovyetler’in yayılma alanındaki devletler gelen tehlikeyi görür ve kendi bağımsızlıklarını korumak için Sovyetler’in rakibi olan tek askeri ve ekonomik güce yani Birleşik Devletler’e sığınmayı tercih eder. Okyanus ötesinde ki bir müttefik bu devletlere, güçlü bir sınır komşusundan daha fazla bağımsızlık şansı verecektir.

Burada, Birleşik Devletler ve Sovyetler arasındaki ideolojik yaklaşım farklarını mutlaka belirtmemiz gerekiyor. Her iki iktidar merkezi de tıpkı tarihteki diğerleri gibi ideolojik, kültürel propaganda yapar ve yayılma alanlarını kendine dönüştürmeye çalıştırır. Ancak bu ikisi arasında, uygulamada çok önemli bir fark vardır. Sovyet ideolojisi evrensel görünmesine rağmen çok kültürlülüğe elverişli değildir. Onun, başka kültürlerin yerleşmiş alışkanlıklarını ve yaşam tarzını doğrudan tehdit eden bir söylemi ve yaklaşımı vardır. Örneğin, din konusundaki tutumu gereksiz bir biçimde ısrarcı ve saldırgandır. Birleşik Devletler’in aksine toplumların kökleşmiş değerlerine ve tüm antik öğretilerine açıktan meydan okur ve Sovyetler (siyasi olarak)federe örgütlenmesine rağmen, mülkiyetin dağılımı ve gelenek konusunda son sözü merkezden söylemek konusunda ısrarcıdır.

Bunun aksine hayli indirgemeci bir biçimde diyelim ki Birleşik Devletler’in ideolojisi anglo-saxon tipi bir liberalizmdir ve o da en az Marxizm kadar mülkiyet ve kültür konusunda son sözü söylemek için ısrarcıdır. Birleşik Devletler de ya da ideolojik olarak onun hakimiyet alanındaki toplumlar, yoğun ucuz, mide bulandırıcı ve profan (özellikle seküler-laik demek istemiyorum) bir propagandaya sürekli maruzdur. Yalnız onun uygulanma biçimi bir seçim illüzyonunu içerir ve bu detay çok ama çok önemlidir. Birleşik Devletler’in yaşam tarzına ve tüketim alışkanlıklarına adapte olan toplumlar bu seçimi kendilerinin yaptığını zannettiler. Geçiş süreçlerinde ideolojinin ana aktörü görünür olmaz. Örneğin Almanlar, Amerikan yaşam tarzına adapte olurken. Gelenekçi Almanlar’la mücadele etmiştir. Amerikalılarla değil. En azından toplumun gözü önünde vodvil (ikna edici bir biçimde) böyle oynandı. Bu mücadele süreci ise toplumların tarihinde bir iç dinamik gibi algılanır. Japonlar hala bugün Meiji reformlarını kendilerinin verdiği “yerel” bir toplumsal karar zannediyor. Baltık’ta ki ufak tefek “liman ülkeleri” bütün endüstrileri Birleşik Devletler tarafından kontrol edilmesine, hatta topraklarında kendi yerel ordularından daha fazla Birleşik Devletler askeri olmasına rağmen bunu bir işgal gibi algılamıyor. Türkler için de kemalizm böyledir. Hikayeleştirilmiş bir tarihle dikte edilen dönüşüm toplumsal bir başarı gibi lanse edilir. Böylece ideolojinin merkezinden sipariş edilen ve başarılı olan operasyon, ulusal gururu zedelemez ve ideolojinin uygulayıcısına olan nefreti ortadan kaldırır. Ulus seçimi kendi yaptığını zanneder ve hatta böyle zannettiği için bunu tuhaf bir biçimde sahiplenir de.

Yine de hakkını vermek gerekir ki, Amerikan kültürünü tahlil ederken rahatsız edici fanatikliğine ve romantizmine rağmen Brzezinski’nin haklı olduğu nokta Birleşik Devletler’in ideolojik yayılmasının esnek olmasıdır.

Şurada bir parantez açalım;

Soğuk savaşın en büyük Amerikan teorisyenlerinden Brzezinski’nin kitabı büyük satranç tahtasını okurken, jeostrateji analizleri heyecan verici idi. Ta ki ideolojik tahlillerini okuyana kadar. O Amerikan yaşam tarzından bahsederken, “jeostratejist” Brzezinski kayboluyor ve yerine gereğinden fazla konuşarak Amerikan yaşam tarzını “ahmakça” öven redneck (taşralı beyaz?) Brzezinski geliyor. Burada biraz psikolog olmak gerekti ve tuhaf kontrast bizi, onun yaşam öyküsünü okumaya itti. Tuhaflığın yanıtları da yaşam öyküsünde gizliydi. Brzezisnki bir polonya yahudisiydi ve ağır ikinci dünya savaşı travmaları taşıyordu. Birleşik Devletler’e göçtükten sonra bu travmaların tam aksine toplum da hızlı bir biçimde yükselmiş ve “danışman, jeostratejist” olarak saygın bir pozisyona ulaşmıştı. Onun için iyi olan her şey Amerika idi. Bu travmalar Amerikan fanatiği Brzezisnki’yi ideoloji ve kültürü tahlil ederken kör etmiştir. O İnsanoğlunun genel bir eğilimi olan güce hayranlığını, kültürel hayranlıkla karıştırıyor. Amerikan kültürü uçak gemilerinin arkasında parlar, tersi değil ve o çok güvenilen kültür henüz askeri mağlubiyet ve travmalarla test edilmemiştir. Bir kültürü güçlü yapan şey bu ağır şartlar altındaki refleksleri ve hayatta kalma gücüdür. Askeri ve istihbarat kalkanın altında ki yayılma hızı değil.

Yine de hakkını vermek gerekir ki, Amerikan kültürünü tahlil ederken rahatsız edici fanatikliğine ve romantizmine rağmen Brzezinski’nin haklı olduğu nokta Birleşik Devletler’in ideolojik yayılmasının esnek olmasıdır. Ona kıtanın ötesinde olmanın getirdiği askeri dezavantaj Avrasya’lı güçlerle daha makul şartlarda işbirliklerinin yolunu açar. İş birliğinin dayanak noktası ve arzular, karşılıklı maddi kazanımlar ve iç politikada şiddetli bir Pax-Amerikana eğilimdir. Bu da Birleşik Devletler’e Suudi Arabistan’dan, Avrupa’nın içlerine ve pasifiğe kadar farklı yaşam tarzlarıyla çalışma imkanı verir. Sovyetler’in ideolojik işgalinden endişe eden her güç kapılarını Birleşik Devletler donanmasına açacaktr. Hatta bazen sonuna kadar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi bu alana girin