Atlantik Sisteminin Doğuşu-2 Büyük Savaş

0
536

İkinci dünya savaşı ve onun getirdiği teknolojiler jeostratejinin hemen her alanında büyük bir kırılma yaratacaktır. Sadece askeri açıdan değil, lojistik, haberleşme, aktörler hatta diplomasi hızı bile doktriner anlamda yeniden ele alınmalıdır. ’45 sonrası dünya için her sosyal bilimler başlığı detaylı bir taktik analizi hak eder ve bu detaylar tek bir makalenin konusu olamayacak kadar çeşitlidir.

Temel jeostrateji sabitleri üzerinden gidersek; kömür çağının hakimi İngiltere’nin yavaş ama sistemli bir şekilde kaybettiği küresel gücün ardından yeni ve geçici çok kutuplu dünyanın mücadelesi başlar.

İkinci Dünya savaşına aktör olarak giren devletlerin karakteristiği üç grupta özetlenebilir;

-Geçici olarak, küresel gücün (İngiltere’nin)donanma baskısından kurtulan veya stratejik pozisyonu itibariyle bu baskıya nispeten az maruz kalmış olan kara devletleri (örn:Rusya)

-İyi kömür rezervlerine sahip ve coğrafi durumu karlı, verimli bir endüstriyel yayılmaya müsait devletler (örn:Almanya)

-Veya bu iki koşula kısmen sahip olan/olmayan ancak endüstriyel dönüşümü totaliter bir biçimde dayatmış ve başarılı olan devletler (örn:Japonya, İtalya)

“Petrol aslında 1940’lardan çok önce keşfedilmiş bir yakıttır ve kömüre olan üstünlükleri bilinmektedir. Buna rağmen petrol yakabilen ilk dizel motor 1890 yılında Rudolf Diesel tarafından üretilip patentlenmiş. İlk dizel motorlu yolcu gemisi ise 1912 yılında suya indirilen MS Selendia’dır..”

 

Elbette bu gruplamanın sınırlarının mutlak bir şey olmadığını belirtmemiz gerekiyor. İkinci dünya savaşında iddiası olan her yeni iktidar odağı, bahsedilen bu önemli üç avantajın farklı bir kompozisyonuna sahiptir ve genellikle kendi bölgelerinde (mümkünse) İngiltere’den geriye kalan koloniyel enkazdan en büyük parsayı toplamak için harekete geçer.

Ancak kömür, dünyada geçici olarak endüstriyel çok kutuplu dünya sağlasa da ikinci dünya savaşının belirleyicisi yeni bir askeri uygulama olan petrol olacaktır.

Petrol

Petrol aslında 1940’lardan çok önce keşfedilmiş bir yakıttır ve kömüre olan üstünlükleri bilinmektedir. Buna rağmen petrol yakabilen ilk dizel motor 1890 yılında Rudolf Diesel tarafından üretilip patentlenmiş. İlk dizel motorlu yolcu gemisi ise 1912 yılında suya indirilen MS Selendia’dır.

Peki petrolün kömüre olan üstünlükleri 19.yy sonlarında biliniyorsa neden endüstriyel uygulamaları 20-30 sene sonra ortaya çıktı? Bunun cevabı genel bir teknoloji analizi hatasında gizli. Bir teknolojinin tahminlenmesi ile onun endüstriyel olarak uygulamaya geçirilmesi çok farklı parametreler içermektedir.

Örneğin Bor madeninin şu anda lojistik yakıt olarak kullanılabileceği biliniyor. Diğer taraftan borun enerji uygulamaları dizel bazlı motorların ömrünü büyük ölçüde kısaltıyor. Bu yüzden bor eğer gerçekten verimliyse ona uygun olan motorların ve bilimum endüstriyel alt yapının yaygınlaşması yıllar alacaktır.

İlk dizel motorlu yolcu gemisi MS Selendia.

 

Bu yüzden petrol birinci dünya savaşında bilinmesine rağmen kritik bir rol oynamadı. 1930’larda askeri uygulamaları yaygınlaşmaya başladı ve ikinci dünya savaşında olgunluğa erişti.

Peki askeri ve lojistik bir enerji olarak petrol neden kömüre üstündür?

Birinci belki de en önemli sebep aynı miktarda petrolün aynı miktarda kömürden daha fazla enerji üretmesidir.

Sadece ham petrol ve kömürü dahi kıyaslarsak arada %50 enerji çıktısı farkı vardır. Ağırlığı bir kiloya eşit ham petrol 12 Kw enerji üretirken aynı miktarda kömür 8 Kw enerji üretebilir. Ayrıca petrol sıvı olduğu için taşınması ve depolanması da daha kolaydır. Bütün bunlara ek olarak, petrol işlenip dizel ve benzin haline getirildiği zaman enerji verimliliği ciddi biçimde yükselir. Kömürü de zenginleştirmek mümkün olmasına rağmen aynı maliyetlerle aynı verimlilik sağlanamaz.

 

1 kilo Taş kömürü, ham petrol ve uranyumun ürettiği enerjinin KWh cinsinden mukayesesi.

Şüphesiz bu lojistik üstünlük askeri üniteler için en önemli şeydir. Tank, gemi ya da uçak gibi sınırlı depolama kapasitesine sahip ancak mobil olması gereken ünitelerden petrol kullananlar, kömür kullananlara karşı bariz bir üstünlük sağlayacaktır.

Petrolün diğer az bilinen bir avantajı ise denizdedir. Kömürle çalışan gemiler uzak mesafelerden fark edilebilecek koyu ve yoğun bir duman oluştururlar. Prematüre radar ve akustik yer saptayıcı sistemlerin olduğu bir dönemde denizde görüş alanı çok önemlidir. Petrolle çalışan gemiler ise bu dumanı üretmez ve uzak mesafelerden fark edilemezler.

Kömür bazlı bir İngiliz dreadnaught’u. Düşmana yaklaşırken çıkardığı duman ben geliyorum diye bağırıyor. Askeri mücadele de pek istenen bir durum değil.

Bu yüzden ikinci dünya savaşı büyük ölçüde bir petrol savaşıdır. Petrolü olmayanlar (örn:Almanya) önce petrol rezervi veya petrol envanteri olanlara saldırırlar (örn:Fransa) askeri tekonolojinin yanısıra (belki de daha belirleyici bir biçimde) dizel tüketimi kazanan tarafın belirlenmesinde büyük rol oynayacaktır.

Birleşmiş Milletlerin 1940 yılında yayınladığı rapora göre Almanya (German Reich – işgal bölgeleri dahil) 1939-1945 yılları arasında 33 milyon metrik ton ham petrol üretirken. Aynı dönemde en yakın rakibi İngiltere 91 milyon metrik ton. Birleşik Devletler ise 833 milyon metrik ton üretim yapmıştır.[1]

1940 yılında o zamanki adıyla “League of Nations” (Milletler cemiyeti)’nin yayınladığı rapor petrol ürünlerinin tümünü ayrı kalemler biçiminde hesaplamış. Yukarıdaki veri bahsedilen rapora dayanarak düzenlenmiştir. Raporun orjinali milletler cemiyetinin online kütüphanesinden incelenebilir.

Atlantik sisteminin kuruluşunda rol oynayan faktör, savaşı kimin kazandığı değil, kimin ve nasıl kazanamadığıdır. Bütün Avrupa’nın kısmen de Sovyetler’in üretim araçları tahrip olacaktır. Birleşik Devletler ise Pasifik’teki tek rakibi olan Japonya’yı çok küçük bir donanma kaybıyla devreden çıkarır ve nükleer silahları oyuna dahil eder.

Savaş sonlandığında Avrupa’da bir kazanan yoktur. Zayıflayan Avrupa’da oluşan otorite boşluğunu ise ABD ve Sovyetler Birliği hemen doldurmaya başlar. İktidar boşluğunun olduğu bölgelerde birbirlerine yaklaştıkça tansiyon yükselir ve nihayet ikinci dünya savaşının bu iki müttefiği Almanya’da çatışır. Sovyetler 1946’da ilk zincirleme Nükleer reaksiyonu başarır ve 1949’da yaptığı ilk başarılı denemeyle ABD’nin karşısına alternatif bir nükleer güç olarak çıkar.

Nükleer silahların ani gelişimi ve yayılması, nükleer silah sahibi bütün güçlerin olası bir saldırgana karşı ikinci vuruş yeteneğini maksimuma çıkarmıştır. Bu doğal olarak nükleer silah sahibi devletler arasında konvansiyonel bir mücadeleyi olanaksız hale getirir. Artık bütün jeostrateji kuralları ve askeri eğilimler yeniden formüle edilmek zorundadır. Atlantik sisteminin diplomatik temelleri de bu soğuk savaş doktrini üzerine bina edilecektir.

Devamı

[1] 1940 Birleşmiş milletler cemiyeti raporu. Devletlere ve kıtalara göre hammadde üretimi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi bu alana girin