15 Temmuz – Bütün Teorilerin İflası

0
599
15 temmuz

2.Irak savaşında Türkiye’nin beklenen desteği vermemesi, İran ambargosunun Halkbank aracılığıyla by-pass edilmesi ve Abd’nin, Türkiye’nin doğusunu da içine alan Birleşik Kürdistan ısrarı, soğuk savaştan bu yana devam eden Türkiye-Abd stratejik ortaklığını ciddi biçimde örseledi. Peki Türkiye’nin Abd ile olan “kırılgan” ittifakı nasıl başladı ve bugün neden dış politika eğilimleri çatışmaya dönüştü?

Bilindiği gibi Türkiye, Sovyetler Birliğine karşı toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını muhafaza etmek için Nato’ya girdi. Özellikle Stalin döneminde Türkiye, Sovyetler’in yoğun askeri baskısına maruz kalıyordu. Türkiye’de Sovyetler Birliği’ne komşu olan ancak onunla farklı sebeplerden birleşmeyi istemeyen pek çok devlet gibi Nato’yu tercih etti.

Türkiye ile ilişkilerde ise soğuk savaş öncesi ve sonrası iki farklı Abd görüyoruz. Türkiye’nin Nato’ya girdiği dönemde Abd’nin Avrasya’nın kıyı ülkeleriyle ilişkisi; genellikle işbirliğine açık, destekçi ve diplomatik olarak tümüyle kaybedilmemişse, (Sovyetlerin aksine) bağımsızlıklarına müdahil olmayan bir eğilimde idi. Bu dönemde Abd dış politikasının önceliği Sovyetler’i denizlerden izole etmek ve bu izolasyon için potansiyeli olan devletlerde, Sovyet karşıtı, Abd yanlısı bir iç politika oturtmaktır.

Bu gevşek bağlı diplomasi Sovyetler karşısında bağımsızlığını korumak isteyen devletler için cazip bir seçenekti. Soğuk savaşın bitimine kadar Amerikan dış politikasında, bu “dışarıdan destekleyen” eğilim sürdü. Sovyetler’in çevresindeki kıyı ülkelerin derin devletleriyle, Amerikan istihbaratı yakınlaştı. Sovyet operasyonlarına karşı Gladyo ve benzeri uyuyan hücreler örgütlendi ve olası Sovyet destekli toplumsal olaylara doğrudan müdahale ettiler.

Sovyetler’in dağılmasının ardından Birleşik Devletler dış politikası da ünipolar (tek kutuplu) bir sistemin geliştirilmesi için, İslam Coğrafyası başta olmak üzere Avrasya kıtasının içlerine “doğrudan” yerleşmeye başladı. Bu tarihten sonra, sadece askeri olarak değil, istihbarat baskı Türkiye gibi yarı-bağımsız devletler üzerinde de hissedilmeye başlanmıştır. Bu daha saldırgan yeni Abd dış politikası artık işbirliği yaptığı devletlerin önceliklerini önemsemeyen ve dayatmacı bir eğilimdedir. En yoğun hissedildiği coğrafya ise petro-dolar sisteminin korunması için elde tutulması zorunlu olan İslam Coğrafyasıdır.

Irak’ın işgaliyle, Irak’a tam olarak yerleşen Abd, rimland’deki (Avrasya’nın kıyısı) ülkelerin birbiriyle ya da anakarayla birleşmesini önleme stratejisine uygun olarak, Irak’ı farklı kimlik unsurlarına parçalamak konusunda ısrarcıdır. Baas döneminde Türkiye’nin Kuzey Irak’ta önemli bir askeri derinliği vardır. 42. Paralele kadar bölgede rahatlıkla operasyon yapabilir. Baas rejimi Kuzey Irak’a tam olarak egemen değildir ve bölgedeki Kürt azınlıkların baskı altında tutulmasından memnundur. Dünya petrolünün neredeyse %10’unun (çok ucuz maliyetlerle sondaj yapılabilecek petrolün) bulunduğu bu coğrafyada Türkiye’nin varlığı başta Abd olmak üzere bölgedeki bütün aktörler için rahatsız edicidir.

Bu petrolün Türkiye tarafından korunması, işletilmesi ya da Doğu Akdeniz’e taşınması Türkiye’nin bölgedeki rolünü ciddi biçimde değiştirecektir. Bunun yanı sıra Abd, petro-dolar sistemi ve İsrail’in güvenliği için eli daha güçlü ve jeostratejik hırsları olan bir Türkiye ile masaya oturmak zorunda kalacaktır. Bu Amerikan dış politikası açısından hayli rahatsız edici ve belirsizdir.

Bütün bu sebeplerden Irak parçalanırken bölgedeki ana aktörün Kürtler ve Kürdistan bölgesi olması bahsedilen senaryoların gerçekleşmesini engellemek için en uygun çözümdür. Hali hazırda yapısı “üniter” olmasına rağmen iki büyük etnik unsur barındıran Türkiye’nin Doğu bölgesindeki Kürtlerle ve Kürt hareketleriyle onlarca yıllık bir travması vardır. Kuzey Irak’ta kurulacak ve Kuzey Irak petrollerini kontrol edebilen(kısmen) refah bir Kürt devleti Türkiye’de ki Kürtler için bir çekim unsuru olabilir . Dahası uzun vade de ulus-devlet propagandasıyla Türkiye’nin içindeki Kürtleri parçalayıp “Kürt federe bölgesine eklemlemeye kalkabilir. Bunun şüphesiz her iki taraf için de ağır askeri sonuçları olur ama Abd’nin hedefi zaten arada “siyasi” bir tampon oluşturarak Türkiye’yi bu rezervlerden uzak tutmaktır. Türkiye’den toprak ya da nüfus koparılamasa bile bölgede istikrarsızlaştırma bu hedef için yeterli olacaktır. İç sorunlarıyla mücadele eden ve doğusunu kontrol etmekte zorlanan bir Türkiye, Baas rejimi dönemindeki gibi Kuzey Irak’ta askeri etkinlik gösteremez. Bu olmazsa petrolü de kontrol edemez.

Türkiye’nin Birleşik Devletler’le bu yeni cephedeki mücadelesi son 10 senede hayli kızışmıştır. Eskisinden farklı olarak artık Birleşik Devletler, Türkiye’nin sınır komşusudur ve Sovyetlerden daha tehlikeli bir biçimde hem toprak bütünlüğünü hem de siyasi istikrarını tehdit etmektedir.

Türkiye Devletinin dış politikası da buna doğal olarak farklı ittifak arayışlarıyla tepki vermek zorunda kaldı. Şangay bloğuyla ticari ve askeri yakınlaşma bir tercihten ziyade bir zorunluluktur. Abd’nin Türkiye üzerinde, Soğuk Savaşın Sovyetlerine benzer yeni tip jeostratejik hırsları vardır sadece dış politikanın pilote edilmesiyle bile tatmin olmamakta bütün bir sosyal algıyı, inançları, bürokrasiyi ve endüstriyel altyapıyı dönüştürmek için mücadele vermektedir.

Yalnız Türkiye şu açıdan baş ağrısıdır. Bu kadar önemli jeostratejik pozisyon tutan ülkeler normal şartlarda Türkiye gibi yoğun anti-Amerikan bir poliçeye dönerlerse askeri müdahale görürler. Ancak Türkiye bir Nato ülkesidir. Sadece bununla kalmaz, neredeyse Nato’daki en büyük ortak kumanda edilen envantere sahip ülkedir. Nato’nun bütün hidrojen silahlarının %25’i Türkiye’dedir ve toplamda 2000’e yakın M60 ve Leopar tankı ortak komutadadır. Hava kuvvetleri içinde durum benzerdir.

Böyle bir ülkeye askeri müdahale olanaklı değildir ve sonuçları kestirilemez. Daha önemlisi böyle bir müdahalenin diplomatik faturası askeri olandan daha büyüktür. Nato beklenmeyen dış politika poliçeleri yüzünden kendi ittifakından bir üyeyi vuramaz. Böyle bir şey gerçekleşmesi durumunda ittifakın üyeleri üzerinde geri dönülemez bir güvensizlik oluşur. Bu da uzun vade de çözülmeyi beraberinde getirir.

O zaman Türkiye gibi dış politikada “yoldan çıkan” ülkeleri içeriden “yumuşak güç” uygulamalarla devirmek gerekir. Medya, bürokrasi, finansal kontrol, siyasi ve istihbarat baskı iyi bütçelerle Amerikan yanlısı dış politika eğilimleri olan siyasetçileri desteklemek vb. gibi.

Türkiye’nin 15 Temmuz’da başına gelen budur. Piyonlar üzerinden analizler zaman kaybıdır ve bizi bir yere götürmez. Bunun yansıra 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe denemesinin sonuçları beklenmedik şekilde Türkiye’nin lehinedir ama 15 Temmuz bir dış politika ya da istihbarat başarısı değildir. Aksine zaafının bir sonucudur. Bu tip denemelerinin ana hedefi bütün ülkenin kontrolü olsa da tek hedefi bu değildir. Bazen “istikrarsızlaştırma” bir sonraki saldırıya kadar yeterlidir. Gerçek şu ki 15 Temmuz darbe teşebbüsü pek çok açıdan bunu başardı. Büyük oranda doğrudan sermaye yatırımları Türkiye’den uzaklaştı ve bürokraside oluşan karmaşa, güvensizlik ortamından faydalanan pek çok Türkiye karşıtı odak avantaj elde etti.

Darbe denemesi gerçekleştikten sonra yapılabilecek en doğru hamleler yapıldı denilebilir. Hiç kimsenin kamuda yapılan büyük temizlikten ya da halkın verdiği direnişten şüphesi yok ama bunlar Türkiye’nin uzun vadeli ulusal güvenliği için yeterli değil. Bütün bir dış politika ve istihbarat anlayışı önleyici, daha saldırgan taktik uygulamalar geliştirmek durumunda. Aksi halde Türkiye, başarılı olana kadar defalarca buna benzer operasyonlara maruz kalabilir.

Türkiye’nin bu darbeyi organize eden ve destekleyenlerle ilişkisi uzun vade de nasıl olacak ve en önemlisi bunlara ne bedel ödeteceğiz? Bu soru çok önemli. Dış politikada problemlerle karşılaşmak istemeyen bir Türkiye’nin tansiyonu düşürmesi değil yükseltmesi gerek, çünkü batının dış politika poliçesi onunla iyi geçinenleri ödüllendirmeyi değil ondan maksimum avantajı elde etmeyi tercih ediyor. İçeride ve bölgede istikrar bu güçlerin “istikrarsızlaşmasına” ya da ilgilerinin İslam Coğrafyasından kendi iç problemlerine yönlendirilmesine bağlı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen isminizi bu alana girin